• Bilinçdışı Yayınları

Büyük Sır Üstadı'nı hazırlayan bir "Büyük Rüya" örneği.


Bruegel Babil Kulesi Tablosu resmi
Bruegel Babil Kulesi tablosu

Bruegel’in taraçalı piramitleri şeklinde bir dağa tırmanıyorum. Dönerek spiral şeklinde yukarıya doğru ağır ağır yürüyorum Kılavuzum bir kuzgun. Büyük bir tedirginlikle sürekli olarak kendime kılavuzu karga olanın diye tekrarlıyorum ama sonra aklıma Kara Kuzgun geliyor. Bir an sıkılıyorum. Kuzgun hala benim kılavuzum ise Nigredo bitmedi demektir. Ne zaman beyaz kuğuya yükseleceğim diye hayıflanıyorum. Akıma Nigredo’nun hiç bitmeyeceği, gölge ile karşılaşmanın ömür boyu süren bir çaba olduğunu hatırlıyorum. Yukarı çıktıkça ılıman hava bozuyor. Ortalık hiç tekin değil. Ürperiyorum. Kuzgun bunun farkına varıyor. Konuşmaya başlıyor. “Dağın İhtiyar Efendisi ile karşılaşmak böyle sonuçlar doğurur. Merak etme. Normaldir. Senden öncekiler de böyle titredi senden sonrakiler de titreyecek.” diye konuşuyor. Şaşırıyorum. Titremediğimi düşündüğüm anda kuzgun “Ama titreyeceksin!” diye cevap veriyor. Düşüncelerimi okuyabilmesinden rahatsız oluyorum. Tepeye varmaya az kaldı. Çok yorgun hissediyorum. Sanki yüzyıllardır tırmanıyor gibiyim. Kuzgun uçup dağın tepesindeki bulutların içinde kayboluyor. Yolun sonundayım. Bir mağara ağzı var. İçerisi görünmüyor karanlık. Tekinsiz. Çok tekinsiz. Geri dönmeyi düşünüyorum. Gök gürlemesi gibi bir ses: “Artık çok geç!” diye bağırıyor. Donup kalıyorum. Tüm cesaretimi toplayıp mağaranın ağzından içeri giriyorum. Bir ortaçağ kasabasında buluyorum kendimi. Alacakaranlık. Etraf is ve nem kokuyor. Bir festival var. İnsanlar eğleniyor. Biri kuzu kesiyor. Biri de domuz çeviriyor. İnsanlar yemek için bekleşiyorlar. Çocuklar çembere benzer bir şeyi tekerlek gibi sürerek oyun oynuyorlar. Kasabanın dışında devasa bir ceviz ya da kestane ormanı var. Ağaçlar segoya ağacı boyunda. İnanılmaz büyükler. Gayrıihtiyari oraya doğru yürümeye başlıyorum. Kasaba bitmek üzere iken solumda bir yeşil alan beliriyor. Dönüp bakıyorum. Çiftler var. En yaşlısı 25 en fazla 30 yaşında. Sevişiyorlar. Bana en yakın olanlar 4 kişi. 3 erkek 1 kadın. Erkekler kadını yalıyorlar. Biri apış arasında, diğeri ağzında üçüncüsü de göğüslerini emiyor. İlginç olan erkekler büyük haz ifadeleri taşırken kadın son derece nötr bir ifade ile duruyor hatta donuk diyebilirim. Yanlarından geçip yürümeye devam ediyorum. Bir çift daha görüyorum. Kadın ve erkek. Çok vahşi bir şekilde sevişiyorlar. Adam sanki bir Satir. Kadını resmen yaracak gibi ileri geri gidiyor. Neredeyse müdahale etme isteği duyuyorum ama kadının memnun olduğunu görünce vazgeçiyorum. Büyük bir kaya var. Bir menhir. Üzerinde çıplak bir kadın oturuyor. Çırılçıplak. Vajinasını menhire sürterken bilmediğim lisanda bir tekerleme mırıldanıyor. Kadın aniden orgazm oldu. Her yer aydınlandı. Bir an çiçek bahçesi gördüm. Binlerce çiçek. Tekrar ormana yöneliyorum. Yolda bir patika var. İncecik. ‘Via Regis bu olamaz ya’ diye düşünüyorum. Az ilerde hafif ve çok melodik bir ses bana “Gördüklerin seni aldatmasın. Via Regis hep zorluklarla doludur.” diyor. Sesin geldiği yere bakıyorum. Bir siluet. Tanıdığım bir siluet ama çıkaramıyorum. Arkasından gidiyorum. Aramızdaki mesafe hiç azalmıyor. Koşmayı düşünüyorum ama zaten çok yorgunum vazgeçiyorum. Ormana ulaştım. Ağaçların arasına dalarsam bir daha yönümü bulamam diye düşünüyorum. Neredeyse 1000 metrelik ağaçlar bunlar. İmkânsız büyükler. Geriye dönüyorum. Bütün gördüklerim yok. Yok olmuşlar. Sadece karanlık var. Allah diyorum işte kıstım kaldım burada. Geride bıraktıklarım da yok sadece ileride olanlar var. Kalırsam çakallara yem olurum. Orman beni korur diye düşündüğüm anda bir uluma sesi duyuyorum. Ve ormanda bir gürültü oluyor. Bir de ışık var. Hani hava saldırılarında kullanılan bir fener vardır. Göğü aydınlatır. Onun gibi göğe yükselen bir ışık. Çaresiz oraya doğru yürümeliyim diyorum. Ormana dalıyorum ama ışık kayboluyor. Yere oturuyorum. Umutsuz ve bitkinim. Saatler geçiyor. Gün ağırsın istiyorum. Ama ufukta hiç ışık yok. Belki ufuk bile yok. Sıkılıyorum. Bir daha sevişemeyeceğim, yemek yiyemeyeceğim, uyuyamayacağım diye geçiyor aklımdan. O anda bir yılan geliyor. Ufacık. Dibimde duruyor. “Kalk!” diyor. “Dağın İhtiyar Efendisi seni bekliyor sen burada anlamsız şeyler düşünüyorsun.” diyor. Umutla ona yalvarıyorum: “Tamam ama yolumu kaybettim sen bana yol göster.” diyorum. “Beni takip et.” diyor. Önüme düşüyor. Hızlı gidiyor doğrusu. Ormanın içinde ağaçlar seyrelmeye başlıyor ve en sonunda geniş çorak bir alana varıyoruz. Ortada çok büyük bir taş var. Devasa. Etrafı daire şeklinde çevrilmiş daha küçük taşlar ile. Oraya yaklaşıyorum. Yılan durup “Bundan sonrası bana yasak. Onunla anlaşmamız var. Ben daha ileri gidemem. Sen git!” diyor. Şaşırıyorum ama yürümeye devam ediyorum. Taşın epey yanına yaklaştığımda taşın üzerinde bir karaltı fark ediyorum. Bir an Gece Deniz Yolculuğu’mda bana guruluk eden kişiye benzetiyorum. Yaşlı Bilge Adam beyaz sakalıyla nur yüzüyle orada. Bir an için huzur doluyor ama değil. Kalın bir ses “Evet o ben değilim ama ben zaten biziz.” diyor. Bunu Latince ile karışık İtalyanca söylüyor. Anlamaya çalışıyorum. “Anlamadın mı?” diye soruyor. Cevabımı beklemeden “Hazır olunca anlarsın.” diye devam ediyor.

Sonra soluna dönüp bana işaret ediyor. Küçük taşlardan birine oturmuş bir kadın görüyorum. Yaşı yok sanki. Ama bütün ihtişamıyla orada duruyor. Adam muzipçe gülümseyerek “Bizi anlamaya hazır oluncaya kadar onu anlasan daha iyi olur.” diyor. Kimi diyorum

Kadını gösterip “Onu!” diyor.

Kadına dönüyorum. Bana simsiyah gözlerle bakıyor. Ürperiyorum.

Derinden gelen bir sesle sanki bir Türk ilkokulunda öğretmenmiş gibi konuşmaya başlıyor: “Zayıflardansın. Hep öyleydin. Buraya kadar gelmeyi nasıl başardın?” diye soruyor.

Ben “Bilmem ki.” diye kekelerken tekrar konuşuyor. Bu sefer sesi kadim bir simyacınınki kadar dehşetli.

“Seni çok yapmak elimdedir. Kaç olursan ol, benimle bir fazlasın.”

Uyanıyorum.


#büyüksırüstadı #rüya #rüyaanalizi

5 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör